OYUN VE KÜLTÜR

"Oyun doğuda gölgelerden doğar. Kelimelerini bulur. Hikâyesini çatar. Hünerini gösterir. Kaderin yol ayrımındaki çatalları çoğaltır. Zamana ve bilinmezlere işaret eder, sonra kendi işaretlerini bırakır, çeker gider." Murathan Mungan

Arkeoloji, geçmişi yeniden inşa etmek, hatırlanamayacak kadar eski dönemleri hayal etmek üzerine kuruludur. Bu yanıyla arkeologlar hayalle gerçek arasında ilmek ilmek oluşturdukları hikâyeleri oyunsu bir alanın içinde gerçekleştirirler; bu yanlarıyla onları rüya anlatıcıları olarak görebiliriz. Rüyalar gündelik hayatın kurallarına uymayan görüntü ve hikâyelerin ertesi gün rasyonel dünyamıza çevirme eylemiyle nasıl anlaşılır kılınıyor ise, arkeologlar da tarih öncesi ve sonrasına ait bulguları / farklı nesne ve objeleri ortak bir hikâyenin parçası kılmaya çalışırlar. O yüzden aslında diğer tüm bilim dallarının oyunun içinden çıktığı gerçeğini hatırlayacak olursak, belki de arkeoloji bu bağı hiç kopartmayan ve oyun oynama geleneğini sürdürebilen, oyunun tüm olanaklarından yararlanmayı beceren bir zeminde duruyor diyebiliriz. Oyun bu yönüyle, arkeolojinin neredeyse olmazsa olmazı gibi duruyor. İnsan oyuncu yanını kaybederse eğer -ki günümüz insanı bu tehlikeyi epeydir yaşamakta- kendini unutmuş olur da diyebiliriz. 

 

Hollandalı tarihçi Huizinga, Batı uygarlığının Homo faber (yapan insan) - Homo sapiens (düşünen insan) ikilisine bir üçüncü insanı, Homo ludens´i (oynayan insan) ekleyerek o güne kadar iş ve din gibi önemli olguların karşıtı gibi görülen oyunun, aslında hayatı var eden önemli bir yerde durduğunu / konumlandığını göstermiş oldu. Huizinga´ya göre aslında tüm insanlık oyun üzerine temellenmişti. Ancak tarihsel süreçte insan oyun oynama karakterinden uzaklaşarak -endüstrileşme ve sanayileşme neticesinde- giderek dayatılan ilişkiler ağı içinde yaşamaya başlamış ve giderek oyun oynama karakterinden uzaklaşmıştır

 

Antik dönemde oyun ile hayat arasında bir ayrım olmadığı gibi, seyreden ve oynayan ayrımı da yoktur. Site devletinin ortaya çıkması ile birlikte ilk kez oyun ve seyirci ayrımı ortaya çıkar. İkinci kopma 1920´lerden sonra olacaktır; burada oynayan ve izleyenler ayrımı çok daha net olarak belirir. Oyuncu profesyonelleştikçe, izleyici tamamen edilgenleşir; düşleyen ve oynayan insan ayrımı insanlık tarihinin en radikal kopması olarak kabul edilmektedir: Grotovsky tiyatroyu insanı keşfetmek olarak tanımlar. Oynayan ve seyreden ayrımını kırmak için yeni bir tiyatro yaratmaya gayret eder. Burada gerçek amacı kendisiyle yüzleşmek isteyen bir seyirciye ulaşabilmektir. Oyundaki karakterlerin de, onları seyredenlerin de oyun esnasında bir iç dünyaya geri dönüş yaşamaları arzulanır. 

 

Oysa bu tarz bir seyirciyi bulmanın dağ köylerinde bile mümkün olamayacağı deneyimlenir. Günümüz insanının oyun ile kurduğu ilişki artık antik dönemdeki insanın kendisini anlama / keşfetme yöntemi olmaktan çıkmış profesyonel bir "iş" haline gelmiştir. Katılımcı oyunlardan hücrelerimize çekildiğimiz, izlediğimiz oyunlara ve oradan da artık inanamadığımız, dâhil olamadığımız kurmacalara doğru bir hareket olduğunu görüyoruz. Oyun birlikte oynanan bir şey olmaktan çıkmış; tiyatro örneğinde görebildiğimiz şekliyle, kendisine pasif izleyiciler yaratmıştır. Hayatın hızı ve inşa ettiğimiz kültürel kodlar, derinliklerimize ulaşabilmek için oyun oynayabilme yeteneğimizi, ona dâhil olmamız gerektiğini çoktan unutturdu. O yüzden de Grotovsky´nin denemeleri geniş bir katılım ve onay göremedi. 

 

Huizinga´nın temel argümanı, uygarlığın gelişmesine koşut olarak, insana tanrının verdiği en önemli özellik olan "oyun oynayarak yaşamak" özelliğinin, oyun için gerekli toplumsal koşulların ortadan kalkması nedeniyle eski önemini yitirmiş olmasıdır. Oyuna katılanların tümünün eş yetkiler ve sorumluluklar paylaşabildiği ve karşılıklı etkileşimde bulunabildiği bir yaşam pratiği olarak varoluşunun sona erdiğini söyleyen Huizinga, bunun yerine bir tarafın uymak, diğer tarafın ise kuralları değiştirmek, yenilerini koyabilmek yetisine / gücüne sahip olduğu bir ilişkiler topluluğuna göre işleyen yeni bir döneme geçtiğimizi söyler. Bu yeni dönemin, ona göre 18. yüzyıldan günümüze doğru geldikçe yoğunlaşan, keskinleşen özellikleri, çeşitli kültürel etkinlik alanlarına ve türlerine de yansımış bulunmaktadır. Hayat artık eskisi gibi akmıyor ve epey bir zamandır -modern yaşamla birlikte diyelim- insanlığın her türlü üretim macerası kâr üzerine kurulu oldu ve kapitalizm, tüketim kültürüne yönelik bir varoluş biçimini de yaratmış oldu. Gelinen durumda insanlık tarihinde oyunun ruhuna uygun bir zemin kalmadı; tüketim kültürü bir taraftan kendisine uygun başat bir hayat biçimi kurarken, evrendeki diğer canlılarla ilişkilere yönelik egemen ve yok edici de bir insani varoluş inşa edildi. Hayvanat bahçelerinin hayvanlar için bir işkence alanı olduğu ancak son 50 yılda anlaşılmış durumda. Öte yandan, hayvanların doğal yaşam alanları çeşitli gerekçelerle yok ediliyor. Bu yaşam biçimi içinde oyunun varlık göstermesi neredeyse imkansız; o Kaf Dağı´nın arkasına gizlenmiş gibi duruyor. İnsanlığın büyük bir bölümü açlık ve yoksullukla mücadele ederken, hayvanların doğal ortamları tarumar edilmişken, insanlar kendilerini göremeyecek bir gündelik hayat pratiği içinde var olmaya çabalarken oyun sadece belli bir insan grubunun boş zaman etkinliği olarak algılanmakta ve yaşanmakta. 

 

Oysa İlk Çağda bilim ve felsefenin bilmece çözmekten ve yarışmalardan çıktığını söyler Huizinga. Günümüzde ise Sanayi Devrimi´nden bu yana oyuna karşıt olan şeyler gitgide yaşama başat duruma geçmeye başlamış durumda. Barry Sanders Öküzün A´sı adlı kitabında Eski Yunan´da eğitime mousike -müzik- dendiğine, çünkü öğrencilerin matematik, şiir ve hitabet derslerini dans edip el çırparak, şarkı söyleyerek öğrendiklerine işaret etmekte ve bilim ile oyun arasındaki ilişkiye vurgu yapmaktadır. Sanders, sözel dönemin dinamiklerini aktarırken, sözel kültlerde alışverişlerin bir ritüel, bir oyun olarak gerçekleştiğine vurgu yapar. Örneğin Meksika´da bir köyde bir şey satın almaya kalkarsanız eğer, köylülerin alışverişlerini pazarlıkla, birbirlerine sataşarak yaptıklarını görürsünüz. Bu hem alıcıyı hem de satıcıyı canlandıran, herkesten fazla bağırmalarına, ellerini oradan oraya sallamalarına neden olan bir işlemdir ve adeta kendi içinde bir gösteridir. Tıpkı bizde de olduğu gibi. Pazar yerleri, sokak satıcıları sözel dönemden gelme bu oyunsu ritüeli gerçekleştirerek hâlâ renkli ve keyifli örnekler sunarlar. Bu tiyatral satışlarda kimse sinirlenip gitmez, kimse alınmaz. Bir heyecan ve merak alanı açılır. Bir şekilde de satıcının zaferiyle sonuçlanır. Alamayanlar lezzetli bir tiyatro izlemişlerdir, alabilenlerse mutlu bir şekilde orayı terk edecektir. 

 

Huizinga oyunun akla uygun hiçbir amaca hizmet etmediğini söylemişti. Oyun irrasyoneldir, gündelik hayat bilgisinin dışında kendi dinamikleri ile var olur. Rasyonel akıl oyuna eşlik etmez. Hiç ihtiyacımız yok iken sadece kavanozun şeklini beğendiğimiz için aldığımız reçeller, yine ihtiyacımız yokken sırf ucuzlamış diye alınan kap kacak veya çeşitli nesneler... Hayatın boşluklarını doldurma konusunda insanlığın alışkanlıkları, kültürü de değişmiş durumda.  Tüketim kültürü insanların boşluklarını doldurmak için çeşitli stratejiler geliştiriyor ve bunların en başında ise daha çok satın aldırma geliyor. Bunun için de ihtiyaçlar alanı yaratıyor. Baudrillard´ın kavramsallaştırmasıyla "gaget"ler yani oyuncağımsı nesneler içinde yaşıyoruz. Artık çaydanlık salt çaydanlık değil, araba da salt araba... Her bir nesnenin bilinçaltımıza gönderdiği mesajlar var... Tüketim kültürünü insan ve oyun arasındaki ilişkiyi en iyi analiz etmiş işverenlerin olduğu kültür olarak kodlayabiliriz.  

 

Kültür dediğimizde insanlığın yapıp ettiği her şeyi içine alan çok geniş bir alandan söz ediyoruz; insanlığın bilgi ve merakları doğrultusunda, ihtiyaçlarla başlayan ama daha sonra estetik alanı da kapsayan bir üretim birikiminin adı da diyebiliriz. Bu müthiş bir hikâyedir ve her topluluk kendi kültürel kodlarını da yaratmıştır. Bir antik vazonun hangi kültüre ait olduğunu anlayabileceğimiz açık veya gizli şifreleri mutlaka bulunur.  

 

Huizinga´nın oyun konusundaki en temel argümanı, oyunun kültürden önce var olmasıdır. Dolayısıyla kültür başlangıçtan itibaren oynanan bir şeydir. Gündelik hayatı var eden her türlü etkinlik –av gibi- arkaik topluluklarda oyun biçimine bürünmektedir. Hayatı ve dünyayı yorumlama biçimi oyunun içinden çıkmaktadır. O nedenle oyun kültüre dönüşmez, tam tersine kültürün, ilk aşamalarından itibaren oyun oynayarak / oyun biçimleri altında ve oyun ortamında geliştiğini anlamak gerekir.

 

Oyun tarihi üzerine yapılan araştırmalar, ilk çağlardan itibaren -şimdi anladığımız anlamda- oyun çeşitlerinin varlığını gösteren bulgulara ulaşmamızı sağlıyor. Taş ve sopa gibi doğal malzemelerden günümüze kadar gelmiş oyunlar bunlar. Böylece anlıyoruz ki, insan bir taraftan oynayarak hayatı var ederken yani kültürü oluştururken; diğer yandan hayatı gündelik uğraşlarının dışına çıkarmayı denemiştir. Aslında oyun, insanın gündelik hayatının akışında doğal, kendiliğinden bir şey olarak vardı. Modern hayatın öncesi oyun ve insan ilişkisi bu anlamda iç içedir; henüz hayatın ciddi olan ve olmayan yanlarının keskin bir şekilde ayrılmadığı zamanlarda oyun hayatın akışının bir parçasıdır. Hayatın daha sonraki aşamalarında ciddi olarak algıladığımız her şey de bu oyunların içinden çıkmıştır. Felsefe, matematik, müzik gibi... 

 

Oyunun gündelik hayatın doğal bir parçası olduğu ve hayatımızda ciddi olan ve olmayan ayrımının bulunmadığı zamanlarda ne oldu da oyun ciddi olmayan bir alanda görülmeye başlandı? Hayatlarımız ikili bir eksende ilerlemeye başladı. İş hayatımız ve ona uygun davranış setlerimiz ile birlikte oyun keyfi bir boş zaman etkinliği olarak, belirli bir zaman diliminde başka bir sosyalizasyon ve başka bir eylem alanına hapsedildi. Huizinga´nın ilgisi oyunun bu ciddi alandan kovulmasıyla ilgiliydi; o tüm davranış setlerimizin kökeninde oyun olduğu halde, oyunun hayatımızı kuran bir işlev olmaktan çıkarak artık boş zaman etkinliği haline nasıl geldiğini anlatmaya çalışıyordu. Modern yaşamın rasyonalite vurgusu, oyunu ciddi alanın dışına kovmuştur; oyun artık ciddi olarak ürettiğimiz her şeyin karşıtı gibi durmakta ve hayatımızı kurucu nüvesi olmaktan uzaklaştırılmıştır. Çünkü hayat rasyoneldir ve irrasyonellik itibarını yitireli de çok olmuştur. Hayat, tarih, bilim... Hepsi rasyonel aklın ürünüdür. Oyun ise rasyonalitenin dışında bir yerlerde konumlanmalıdır...

 

Yazı Sıdıka YILMAZ

Yazının tamamına Aktüel Arkeoloji Dergisi 65. sayısından ulaşabilir, okuyabilirsiniz.