İSKENDERİYE FENERİ

İskenderiye Feneri veya bir diğer deyişle Pharos’un, 1303 yılında terk edildiği ve 15. yüzyıl başlarında yok olduğu bilinir. İtalyan Rönesansı döneminde bir hayal malzemesi, bir ütopya imgesi haline gelen fenerin çok sayıda rekonstrüksiyon çizimi vardır.

Bunların çoğu Alman arkeolog Hermann Thiersch’in (1874-1939) çizimlerinden esinlenmiştir. Thiersch, fenerin yapım ve restorasyon sürecindeki farklı aşamalarını gösteren grafik rekonstrüksiyonlar çizmiştir. I.Ptolemaios Soter döneminde (MÖ 305-283) fenerin ilk kez dikildiği hali ile başlayan çizimler, daha sonra II.Ptolemaios Philadelphos döneminde (MÖ 283-246) tamamlandığı versiyonunu ve son olarak da 12.yüzyıldaki restorasyon geçirmiş halini göstermektedir. Thiersch’in Pharos. Antike Islam und Occident. Ein Beitrag zur Architektürgeschichte adlı kapsamlı çalışması 1909 yılında kalın bir cilt halinde yayımlanmıştır.

 

Tiersch’in bu çizimleri yaptığı dönemde, İskenderiye Feneri’nin kalıntıları henüz bilinmemektedir. Yapı hakkında sahip olduğumuz bilgiler ise, Antik Çağ ve Bizans dönemlerine ait metinler ile arka yüzünde fenerin üç yapım aşamasını ve ana bezeme öğelerini gösteren Roma sikkeleri ve bunların yanı sıra, mozaik, pişmiş toprak lamba, antik resimler ve intaglio tekniği ile yapılmış baskı resimlerde yer alan birkaç figüratif temsilden gelmektedir. Ayrıca daha geç dönemlere tarihlenen, İslam dünyasından tarihçi ve coğrafyacılar ile dünyanın dört bir yanından seyyahlar tarafından yazılmış, kimi son derece detaylı, kimi ise tamamen hayal ürünü olan tasvirler bulunmaktadır.

 

İSKENDERİYE FENERİNİN KALINTILARI NEREDE

 

İskenderiye halkı aslında kalıntıların nerede olduğunu belki de hep biliyordu ama bu gizemi beslemek adına belki de sessiz kaldı. 17. yüzyıl sonlarından 18.yüzyıl başlarına kadar İskenderiye’yi ziyaret eden seyyahlar notlarında, Memlük kalesinin eteklerindeki bir batık kalıntılardan bahsetmekte ve bu kalıntıların İskenderiye Feneri olduğunu düşündüklerini yazmaktadır. İngiliz piskopos Richard Pococke’nin 1737 yılında İskenderiye’ye yaptığı bir seyahat sırasındaaldığı notlarda, bölgenin bir turistik atraksiyon haline geldiği ve buraya tekne turları düzenlendiği yazmaktadır. Bu, bölgede henüz gerçek anlamda hiçbir sualtı araştırmasının yapılmadığını ve batıkların yalnızca su yüzeyinden görülebildiği anlamına gelmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise, Jacques-Yves Cousteau ve Émile Gagnan adındaki iki Fransız, kendi kendine yeten bir nefes alma aparatı icat etti. 1960’lı yıllara gelindiğinde, bu dalış ekipmanı sayesinde kalıntılara yaklaşmak mümkün oldu.

 

İskenderiye Feneri’nin kalıntılarının asıl “kaşifi” ise Kamel Abul Saadat adındaki bir İskenderiyelidir. Saadat, 1961 yılında kıyıyayakın bir bölgede yaptığı sualtı araştırmaları sonrasında hazırladığı iki harita çizimini, İskenderiye Greko-Romen Müzesine teslim etmiştir. Bunlardan birinde, iki kolosal heykel, bir sfenks heykeli, bazı lahitler ve geniş bir alana yayılmış granit ve mermer sütunlar gibi alandaki bazı eserleri gösteren ilk taslak harita yer almaktadır. Bundan tam bir yıl sonra, Mısır Donanması bu çizimlerin de yardımıyla, Kraliçe İsis’e ait bir kolosal heykel ile granitten yapılmış bir anıtsal kaideyi sualtından çıkardı. 1968 yılında, Mısır hükümetinin talebi doğrultusunda UNESCO alanda bir inceleme başlattı. Araştırma, Doğu Akdeniz uzmanları arasında ünü yayılmış, Honor Frost (1917-2010) adındaki bir İngiliz arkeolog önderliğinde başladı. Frost’un İskenderiye’deki görevi yalnızca birkaç gün sürse de, arkeolog kısa sürede antik fenerin kalıntılarının bu alanda olduğu sonucuna vardı ve derhal detaylı bir çalışmanın başlatılması gerektiğini söyledi. Ancak bu dönemde Mısır’ın siyasi durumu herhangi bir kazı yapılmasına uygun olmadığından, kazılar ancak 25 yıl sonra başlayabildi.

 

Yazı: Isabelle HAIRY

 

Yazının tamamına Aktüel Arkeoloji Dergisi 59. sayısından ulaşabilir, okuyabilirsiniz.