GILGAMIŞ VE OIDIPUS

Eski Yunanca mythos insani yaratıcılığın en karmaşık icatlarındandır. İnsan olan doğadan ayrılarak kaybettiği kimliğini yeniden inşa edebilmek, dilediğince kendini tanımlayabilmek amacıyla dilin kıvraklığını kullanmıştır. İnsanın kendisini ve içinde yaşadığı dünyayı tanımlayan anlatılar (mythoslar), varoluş sancılarını biraz olsun dindiren dilsel öykülerdir.

Doğanın ona bahşettiği, doğasından getirdiği arkaik dili terk ederek kendi lisanını İcat eden insan, dilin doğasından gelen kimliğini yitirmiş, varlığını sorgular olmuştu. Yeni edindiği dil, ona kendisi üzerine düşünme imkanı sunmuştu. Doğada kendini tanımlama şansına sahip, varlığını tartışan yegane canlı olan insan her mitte ayrı bir selfie çekerek kendi suretini, görmek istediği forma ulaştırmaya çalışmıştır. Çünkü kimlik ancak dilin içinde hayat bulmaktadır. Bu haliyle kendini tanımlayan öyküler anlatan insan, mitojenik (mit oluşturan) bir canlıyken yarattığı mitlerin içinde kendine düşen rolleri üstlenmesi bakımından da mitolojik bir varlık olagelmiştir. İnsanın başta kendisi olmak üzere kavramak, anlamlandırmak istediği her şey bu mitlerin kurgusu içinde yer almıştır, o kendini zamansal dizge içerisinde ihtiyaca binaen sürekli mitler yardımıyla yeniden yaratmıştır. Bilmek istediği her bilinmezi bu öyküler içinde aydınlatarak bilinir hale getirmiştir. İhtiyaç duyduğu varoluşsal problemleri mitlerle dile getirmiş, sonra da kendi ağzından çıkanlara kulak vererek dilin  egemenliğini kabul etmiş, öykülerdeki tüm yasaya harfiyen riayet etmiştir. Etrafındaki dünyayı içindekilerle birlikte mitler aracılığıyla yeniden tanımlamış, gözünün gördüğüyle yetinmeyip kulağını da devreye sokmuş, anlatmaya doyamamıştır. Bu haliyle mitler, evren kurgulayan kurucu kutsal metinlerdir, insanın nereden gelip nereye gittiğini dert edinirler.

 

Bir arkeolojik maddi kültür kalıntısı gibi ele alınması gereken mitler, insan nedir sorusunun da yanıtını içerirler. Bugünden bakıldığında bu sorunun yanıtı binlerce yıl boyunca birikmiş bu dilsel ürünlerin içerisinde yatmaktadır. Her coğrafyanın ve zaman diliminin gereklerine uygun olarak kendini mitlerle tanımlayarak ifade eden insan, kim, ne, nasıl, niçin ve nerede olduğunu mitlerle ifade etmiştir. Dolayısıyla insanın kendini, dünyayı ve içinde bulunduğu evreni algılama anlatıları olarak mitleri ele almak doğru bir yöntemdir. Mitler tüm sosyal bilimlerin tanımlamaya çalıştığı insanın ne’liği probleminin arkaik yanıtlarını içerirler. Dil yoluyla aynı ontolojik probleme gark olmuş tüm insanlar için varoluş öyküleri taşır, dünyayı anlamlı kılar, ölüm yolculuğu olan yaşamı çekilir hale getirirler. Dünyayı, yaşamı ve insanlar arası ilişkileri düzenler, bireyleri ölüme hazırlarlar.

 

Dille bağlantılı ortaya çıkan mitlerin en azından bir kaç yüz bin yıllık bir geçmişi olduğunu ve Homo sapiens türüyle ilişkilendirildiğini söylemek mümkündür. Benzer bir mitolojik kurgu içinde bulunan Neanderthalensisi bir kenara bırakırsak, bugün dünyanın her yanını saran ve benzer içeriklere sahip olan mitlerin Homo sapiens veya onların son türü olan Homo sapiens sapienslerin yaratıları olduğunu kabul etmeliyiz. Arkeolojik ve antropolojik çalışmalar sonucunda elde edilen, ölü gömme geleneği gibi kimi simgesel işaretler taşıyan arkeolojik veriler ışığında bu son tür bir Homo narrans’tır.

 

İçinde bulunulan dünyanın göklerdeki tanrılar tarafından oluşturulduğu bilgisini temel alan anlatılar, insanın hangi sorulara yanıt aramaya çalıştığını ve hangi kimliğe sahip olmak istediğini gözler önüne sermektedir. Bu haliyle inançların da temel öğeleri ve hatta varlık alanları olarak mitleri çalışmalarımızın temeline koymalıyız. Bugün dünyaya hakim olan Akdeniz uygarlığının kurucu mitlerine baktığımızda gördüğümüz şey insanın en büyük probleminin ölümlü bir varlık olmasıdır. Bütün metinler ölümü merkeze koyarak onun çözümü olan “öteki dünya-cennet-cehennem” mitleriyle dünyevi yaşamı anlamlı kılmaya çalışmış, ölüm korkusunu bir nebze olsun dindirme gayretine girmişlerdir. Bilen (akıllı) insan (Homo sapiens) olarak nitelendirilen tüm dünyayı işgal etmiş bu türün, hayat dediği zaman diliminin göz göre göre ölüm yolculuğu olduğu bilinciyle korku içinde yaşadığını görmekteyiz. Bu nedenle gidilen yerin, bu dünyanın ardından ölümsüz bir mekan olarak tanımlanması çok manidardır.

 

Tüm metinler bu problem üzerine odaklanmış dinsel öğelerden oluşmaktadır. Akıllı insan Homo sapiensin bildiği ölüm onun temel sorunu haline gelmiş, biyolojik olarak önlem alamadığı bu gerçeğe dilde ibaret dünyada ölümsüz mekanlar inşa etmiş, yaşamını sınırlandırarak gelecekteki konumunu garanti altına almaya çalışmıştır. Tasavvura göre ilahlar tarafından var edilen yaşam, yine onların istek ve direktifleri neticesinde deneyimlenmesi gereken bir zaman dilimine dönüşerek insanı içine mahkum etmiştir.

 

Yazı: İsmail GEZGİN 

 

Yazının tamamına Aktüel Arkeoloji Dergisi´nin 70. sayısından ulaşabilirsiniz.