ANTİK DÜNYADA EKONOMİK YAPILANMA

Antik dünyanın ekonomik örgütlenmesi, bugünkü anlamda piyasa ekonomisinden farklı olarak, gelenek yöntemine dayalıydı. Gelenek; öteden beri yapılagelen şeyler, alışkanlıklar olarak tanımlanıyor. Gelenek yöntemine dayalı sistemde, üretilecek şeylerin cinsi, bunların miktarları ve fiyatları gibi ekonomik sorunlar, piyasa tarafından değil, geleneklere göre toplumun liderleri ya da bugünkü anlamıyla kamu otoritesi tarafından çözülmekteydi.

Gelenek yönteminde üretimin kim tarafından yapılacağı sorunu mesleklerin babadan oğula geçmesi ya da usta çırak ilişkisiyle çözülür. Bu çözümün en katısı Hindistan´daki kast sistemidir. Burada toplum, kast denilen gruplara ayrılmıştı ve bir kasttaki kişi bir başka kasttakiyle aynı yerde oturup yemek bile yiyemezdi. Hindistan´da bu sistemin MÖ 3000´lerde İndus Uygarlığı Dönemine kadar geriye gittiği sanılıyor.

Tunç ve Demir çağlarında serpilen birçok krallıkta da durum böyleydi. Bunun en açık kanıtı; yukarıda değindiğimiz gibi Hititlerde fiyatların, ücretlerin, kira bedellerinin yasalarda yazılı olmasıdır. Bu, günümüzde belediyelerin bazı mallara uyguladığı "narh" (maksimum fiyat) yöntemine benzer bir uygulamadır ve kamu otoritesi, fiyatları gelenekler çerçevesinde belirleyerek, insanlara dikte etmektedir.

 

Kamu otoritesinin emri altında üretim yapan ve ürettiğini satan kişilerin bu fiyat ve tarifelere uymalarının yanı sıra, kendi adına üretim yapıp pazara sunan kişiler için de bunlara uymanın zorunlu olduğunu, yasalarda fiyat ve tarifelerin uygulanması açısından hiçbir ayrım yapılmamış olmasından çıkarıyoruz. Dolayısıyla, ürettiklerini serbestçe pazarlayabilen kişiler de fiyatlarını, pazarda oluşacak arz ve talep kurallarına göre değil, kamu otoritesinin yasalara yazdığı limitlere göre belirlemek zorundaydılar.  Piyasa yönteminin egemen olduğu günümüz ekonomik sisteminin içindeki bazı kurallar geçmişin gelenek yönteminin izlerini taşır. 

 

Üretim Kesimlerinin AğırlığıHiç kuşkusuz tarım, antik dönemde, bütün öteki ekonomik faaliyetlerin yanında çok büyük ağırlığa sahipti. Orta Doğu uygarlıkları arasında aktif bir ticaret faaliyeti bulunmasına karşın bunların ekonomileri asıl olarak tarıma dayalıydı. Orta Doğu´daki tarım ekonomisinin temel üretim birimi karma üretim yapan küçük tarım işletmeleriydi. Belirli bazı toprakların dışındaki mera ve otlaklar ortaklaşa kullanıma açıktı. Yılda ne miktar tahıl, meyve ve sebze üretildiği bilinmiyor olmakla birlikte, Tunç Çağı tarımı koşullarında tahılın üretim rekoltesi akre (yaklaşık 4046 m2) başına 7 buşel (kile) (yaklaşık 35,2 litre) olarak hesaplanmaktadır.   

 

O dönemdeki sanayinin zanaat biçiminde olduğu açıktır. Zanaat, sanayiden çok daha fazla emeğe ihtiyaç duyan bir üretim biçimidir. Dolayısıyla bu çerçevedeki bir üretimin hizmet üretimiyle iç içe olması kaçınılmazdır. Öte yandan bu şekilde mal üretenlerin çoğu aynı zamanda ürettiği malın satıcısı durumunda olduğu için ticaret de bir anlamda zanaat ve hizmet üretimi ile bir arada yer alıyordu. Kamu hizmetlilerinin de ekonomide önemli ağırlığı vardı. Bunlar arasında askerler, tapınak görevlileri, rahipler, saray görevlileri, arşiv görevlileri ilk akla gelenlerdir. Bu çağların kamu maliyesinin daha çok ayni gelir ve giderlerle yürütüldüğünü tahmin etmek zor değil. Ayni gelir ve gidere dayalı bir mali yönetimin ağır ve pahalı olması ise açık bir gerçektir.   

Mali Yapı ve VergilerMÖ 2000´lerde Orta Mısır Krallığı´nın 12. Hanedanlığı sırasında devlet hazinesi ile kralın özel hazinesi arasında bir ayrım ortaya çıkmış olmasına karşılık başka krallıklarda benzer ayrımın ortaya çıkmış olduğuna ilişkin somut işaretler bulunmamaktadır. Dolayısıyla Tunç Çağında kralın özel hazinesiyle kamusal hazine iç içe geçmiş konumdaydı.    Sarayın giderleri, başta muhafız alayı gibi sürekli olanları olmak üzere saray görevlilerine ödenen ücretler, saray kompleksindeki binaların bakım giderleri, kral ve ailesinin özel giderleri, siloların, yolların, kamu kullanımına açık havuzların, surların yapımı, bakımı, yenilenmesi gibi faaliyetler için yapılan giderlerden oluşuyor olsa gerek. Ayrıca ücretsiz çalıştırılmış olsalar bile kölelere verilen yemeğin ve kılık kıyafetin de bir maliyeti vardı kuşkusuz. Sarayın tüm bu maliyetleri aldığı vergilerle finanse etmiş olmasından başka mantıklı bir açıklama bulunmuyor. Gelirin büyük çoğunlukla ayni olarak tahsil edildiği antik dünyada, gelir ile giderin birlikte kararlaştırılmış olduğu açıktır. Vergi, asıl olarak tarımsal üretim üzerinden alınmıştır. Bunun nedeni geçmişte, günümüzden farklı olarak verginin, bir şeyin somut karşılığı olarak, yani bir çeşit harç gibi düşünülmüş olmasıdır. Devlete ait topraklar kişilere verilmiş ve bunun karşılığında kira benzeri bir pay alınmıştır. Zaman içinde işleyenler toprağın mülkiyetini de almış ama kira benzeri payı, belki daha düşük bir oranda, vergi olarak ödemeye devam etmişlerdir. Tarımsal üretimin yanı sıra ortaya çıkan vergiler gümrük vergisi ve angaryadan ibarettir.  Vergi tahsilatının özel kişilere satılması da (Osmanlı´nın iltizam yöntemi) ilk olarak Mezopotamya´da ortaya çıktı. Mezopotamya´da MÖ 2000´lerde tarımsal araziden ürünün yüzde 10´u oranında vergi alınıyordu. Vergi toplayıcılar daha yüksek oranda ürün alıyor ve yüzde 10´u devlete verip, kalanı masraflarına karşılık kendileri alıkoyuyordu. Benzer uygulamalar belirli tarih farklarıyla Çin ve Hindistan´da da ortaya çıkmıştı.

 

Bu çerçevede bir örnek vermek gerekirse, Hititlerin vergi sisteminin tarımsal üretimden alınan ayni vergi (sahhan), saray için yapılan karşılıksız çalışma biçimindeki hizmet (luzzi), dış ticaretten alınan vergi (nishatum) ve bağlı krallıklardan alınan yıllık bağlılık vergisinden oluştuğunu tahmin ediyoruz. Toprak sahiplerinin elde ettikleri ürünün bir bölümünü vergi olarak ödemesinin yanı sıra, kiralayarak işlediği toprak parçasından elde ettiği üründen de aynı oranda vergi vermesi gerekiyordu. Bu tür vergiler doğal olarak Hattuşa dışındaki kentlerde de alınıyor ve büyük çoğunluğu ayni olarak alınan bu vergilerin bir bölümü bulunduğu yerdeki depolarda saklanırken bir bölümü de başkente taşınıyordu. Sahhan adı verilen bu ayni tarımsal üretim payı vergisinin oranı bilinmiyor. Bu konuda bildiğimiz tek şey saraya ait olup da tımar olarak verilen toprakların sahiplerinin, üretimin dörtte birini saraya vergi olarak verdikleridir. Burada toprak saraya ait olduğu için bir anlamda hem kira hem de vergi söz konusu. Dolayısıyla tek başına üretim vergisinin ne kadar olduğunu bilmediğimiz gibi, saraya ait olmayan ortak alanları ekip biçenlerin ne kadar vergi verdiğini de bilmiyoruz. Luzzi adı altında devlet için yapılan bedelsiz hizmetleri de bir çeşit vergi gibi değerlendirmemiz gerekir. Çünkü bu tür bedelsiz bir hizmet sunan kişiler böyle bir çalışmayı yapmasalar, bu çalışmanın devlet tarafından ücret karşılığında yaptırılması zorunlu olacaktı. Kral, kendilerine arazi verdiği kişileri luzzi yükümlülüğünden muaf tutabiliyordu. Ayrıca veraset yoluyla toprağın birden fazla parçaya bölünmesinde kendisine küçük arazi payı kalanlar da luzzi´den muaf sayılıyordu. Assur Ticaret Kolonileri Döneminde Anadolu´daki kent krallıklarının uyguladıkları gümrük vergisinin (nishatum) Hititler Döneminde de (aynı ad altında olmasa bile) devam etmemiş olması için bir neden bulunmamaktadır. 

 

Yazı: Dr. Mahfi EĞİLMEZ

Yazının tamamına @Aktuelarkeoloji 66. sayısından ulaşabilirsiniz.