AMASYA – OLUZ HÖYÜK ATEŞGEDESİ VE APADANASI

(66. Sayı - ANTİK ÇAĞDA EKONOMİ )

Anadolu´da Zerdüşt İnancı ve Ateş Kültünün En Erken Temsilcileri

Amasya il merkezinin 25 km güneybatısında yer alan Oluz Höyük´te 12. yılını tamamlayan sistematik arkeolojik kazılar sonucunda bugüne değin 10 mimari tabaka açığa çıkarılmıştır. Erken Tunç Çağından (MÖ 3. binyılın ortaları) Geç Hellenistik Dönem sonlarına (MÖ 47 yılı, Zela Savaşı) uzanan tabakalaşma sürecinde 2. Mimari Tabaka (MÖ 425-200) Akhaemenid (Pers) bulgularıyla Oluz Höyük, Anadolu Demir Çağının geç dönemleri için çok önemli bir yerleşme durumuna gelmiştir. Oluz Höyük´ün Kızılırmak Havzası Demir Çağına katkıları kültürel, tarihsel ve askeri boyutun yanı sıra dinsel bir boyut da kazanmaya başlamıştır. 2B Mimari Tabakası (MÖ 425-300) ve 2A Mimari Tabakası´nda (MÖ 300-200) açığa çıkarılan birtakım kalıntılar ile küçük buluntular, bilinmeyenlerin bilinenlerden çok daha fazla olduğu Zerdüşt Dini ile Ateş Kültü´nün erken dönemlerinin anlaşılması noktasında çok önemli bilgiler sunmaktadır.

 

Zerdüşt Dini´nin doğduğu topraklar, Zerdüşt´ün yaşadığı zaman ve dinin ortaya çıktığı dönemler bugüne değin tam olarak tanımlanamadığı için Oluz Höyük güncel bulgularının önemi ve değeri eşsizdir. Oluz Höyük arkeolojik buluntularının diğer bir önemi, Zerdüşt Dini´nin oluşma dönemine ait kaynakların Media (Güney Azerbaycan) ve Hazar Denizi´nin doğusundaki toprakların (Uvarazmi - Horasan) yanı sıra Kuzey – Orta Anadolu (Pontika Kappadokia) ve Katpatuka´da (Kappadokia) aranması gerektiğine işaret etmesidir. Media ya da Uvarazmi´de ortaya çıktığı ve Anadolu topraklarına MÖ 6. yüzyılın başlarından itibaren Med Krallığı´nın batıya yayılımı ile girdiği düşünülen Zerdüşt Dini´nin kurucusu Zerdüşt´ün nerede ve ne zaman doğduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, MÖ 628-551 yılları arasında 77 yıl yaşadığı geleneksel bir görüştür. Zerdüşt´ün söz konusu tarihlerde yaşamış olduğu düşüncesi, ilginç bir şekilde Medlerin MÖ 590´larda Anadolu´ya girişi ve Oluz Höyük´te 2B Mimari Tabakası´nda açığa çıkmaya başlayan Ateşgede ve Kutsal Alan ile tarihsel temelde uyuşmaktadır. Medlerin işgale başladığı MÖ 6. yüzyıl başlarına değin Anadolu´da kesintisiz bir biçimde farklı inanç sistemleri çerçevesinde güçlü bir paganizm yaşanmıştır.

 

Medlerle birlikte ise, merkezinde Tevhid inancı olan Erken Zerdüşt Dini´nin özellikle Kızılırmak Havzası ve doğusundaki coğrafyada etkili olmaya başladığı anlaşılmaktadır. Heykelin ve sunağın olmadığı, bunların yerini ateşin aldığı, belki ateşin bir kıble olarak kullanıldığı yeni bir dinin bulguları Oluz Höyük´te tartışmasız biçimde karşımızda durmaktadır. Dönem olarak Klasik Çağın sonları ile Erken Hellenistik Döneme denk gelen 2. Mimari Tabaka (MÖ 425-200) sürecinde eski Yunan´ın pagan dinine ve kültürüne ait tanrı-tanrıça figürlü eserlerin bugüne değin ele geçmemiş olması, Oluz Höyük´te ateşin merkezde olduğu Erken Zerdüşt Dini yaşamında katı bir figür yasağı bulunduğunu göstermektedir. Erken Zerdüşt Dini´nin başlangıç dönemlerini oluşturan MÖ 6. ve 5. yüzyılın ilk yarısında, adını bile bilmediğimiz, buna karşın bugünkü isminden dolayı Avesta olarak isimlendirebileceğimiz Zerdüşt´ten miras kalmış kutsal sözlerin kitaplaşma sürecine dair somut bir bulgu bugüne değin saptanamamıştır. Bilinen ya da daha doğru bir söylemle tahmin edilense, Zerdüşt´ün aktardığı kutsal sözlerin Medli Moglar (Maguslar, Magi) tarafından ezberlenip, halka sözsel olarak sunulmuş olduğudur. Bu süreç Moglar için bir gelecek ve misyon hazırlamış olmalıdır.

 

Misyonları Zerdüşt Dini´nin yaşatılması olan Mogların, Medlerle birlikte Anadolu´ya ilk defa MÖ 590´larda misyoner olarak girmiş ve sonrasında belki de hiç geri dönmemiş oldukları düşünülebilir. Tek tanrı – peygamber - vahiy sisteminin Önasya´daki ilk örneği olan Erken Zerdüşt Dini´nin özellikle Erken Akhaemenid Dönemi (MÖ 550-400) Anadolu yayılımında Mogların tek ruhban sınıf olduğu anlaşılmaktadır. Bu süreç Mogların yani Magi ruhban sınıfının kendilerini Zerdüşt Dini´nin sahipleri, temsilcileri ve mirasçıları olarak hissetmelerini sağlamıştır. Durum öyle bir hale gelmişti ki; Mog olmak için ruhban sınıfı içinde doğmak gerekiyordu, yani sonradan ve dışarıdan Mog olmak imkansızdı. Bu süreçte, Zerdüşt Dini´nin kutsal bilgileri babadan oğula geçen bir sistemde ruhban sınıfı dışına sızdırılmayan dogmalar haline gelmiş olmalıdır. Böylece MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda Moglar, Erken Zerdüşt Dini´nin tek sözcüleri olmuş ve sözel geleneğin yaşatılmasında hayati bir rol oynamışlardır.

 

Bu bağlamda Ateş Kültü, Haoma Kültü, Kurban Kültü ve Su Kültü gibi pratiklerle oluşmaya başladığı gözlenen Erken Zerdüşt Dini´nin Oluz Höyük´teki varlığı noktasında, MÖ 5. yüzyılda henüz kitabı olmayan sözel bir dönem yaşamış olduğu anlaşılmaktadır. Oluz Höyük´te tüm detaylarıyla saptanan pratik ve ritüellerin kısa bir süre içinde kitaplaşma sürecine bir hazırlık dönemi olarak değerlendirilmesi de önemli olacaktır. Erken Zerdüşt Dini´nin sözel dönemden kitaplaşma dönemine geçmesindeki en büyük sıkıntısını yazısız bir kültürden gelen Moglar oluşturmuş olmalıdır. Med kökenli bir ruhban sınıf olan Mogların mensubu oldukları toplumun yazısız geçmişi, kutsal sözleri uzun süre ezberde tutmalarına yol açmıştır. İran topraklarının köklü uluslarından biri olan Medler, Herodotos gibi tarihsel olayları, şahsiyetleri ve coğrafya ögelerini aktarmış bir gözlemci ve kaydedicinin dikkatini önemli ölçüde çekmiştir. Herodotos´un Med kralları temelindeki aktarımlarının Assur kaynaklarınca da doğrulanması, tarihçinin Anadolu ve yakın çevresi hakkındaki bilgilerinin güvenilirliğini teyit etmektedir.

 

Medlerin askeri, siyasi ve dinsel tarihteki ağırlıklarına karşın, anavatanları olan Kuzeybatı İran´da bile arkeolojik anlamda tanımlanma sorunları içermeleri, yani arkeolojik bulgulardaki Med kimliğinin güçlü olmaması durumu, Anadolu´da bugüne değin neden Medlerle ilgili bariz maddi kültür kalıntılarına ulaşılamadığı sorusunu da yanıtlamaktadır. Bu durum biraz da Medlerin kendilerine ait yazıları ve yazılı tarihsel belgelerinin olmayışı ile açıklanabilir. Bu arkeolojik gerçeklikler ışığında Erken Zerdüşt Dini´ne ait ilk kutsal kitabın çok büyük olasılıkla MÖ 4. yüzyılın başlarında kaleme alınmış olduğu anlaşılmaktadır. Zerdüşt´e ait hafızalardaki kutsal sözlerin kıdemli Moglar tarafından yazılıp, nüshalarının çoğaltılmış olduğu düşünülebilir. Kaleme alınmaya başlanan ilk Avesta´nın özellikle III. Darius (MÖ 336-330) döneminde 120 bin adet boğa derisine altın suyuyla yazılıp, çoğaltılmış olduğu ve bunların da imparatorluğun siyasi yönetim merkezi Persepolis´te koruma altına alındığı bilinmektedir. Büyük İskender MÖ 330 yılının Ocak ayında Persepolis´i yakarak tahrip etmiş ve bu sırada kutsal metinler de yok olmuştur. İskender´in Persepolis´te yaptığı kıyım, kutsal metinlerin yakılması ile sınırlı kalmamıştır.

 

Çok büyük olasılıkla Avesta´yı hıfz etmiş olan Moglar da katledilmiştir. Zaten kaleme alınmış kutsal metinlerden ziyade Avesta´yı hafızalarında bulunduran ruhban sınıfının ortadan kaldırılması Erken Zerdüşt Dini´ne çok daha fazla zarar vermiş olmalıdır. Bu durum, Erken Zerdüşt Dini´nin orijinal kutsal metinlerinin bir daha geri gelmeyecek şekilde yok edilmiş olduğu anlamına gelmektedir. Sonraki süreçte Parth Krallığı (MS 2-3. yüzyıllar) ve özellikle Sasaniler bu felaketi telafi etmeye çalışmış olsalar da, yok olanların hiçbir zaman tümüyle yerine konulamadığı anlaşılmaktadır. Elde kalan metinlerin toparlanması ve yapılan eklemeler sonucu Zerdüşt Dini´nin Sasani Döneminde Tevhid çizgisinden ayrılarak "İkilik sistemi"ne doğru evrilmiş olduğu düşünülebilir.

 

Sonradan yazılmış olan günümüz metinlerinin Büyük İskender tarafından ortadan kaldırılan orijinal kutsal kitaptan neleri barındırdığı konusu Zerdüşt Dini için asla belirlenemeyecek ve bilinemeyecek bir sorundur. Oluz Höyük´te 2013 dönemi çalışmaları sırasında Kutsal Ateş Çukuru´nun keşfi ile açığa çıkmaya başlayan kalıntıların, 2017 dönemi itibarı ile bir Ateşgede ve Kutsal Alan´a ait olduğu anlaşılmıştır. Kenarları ateşten kaynaklanan yüksek ısı nedeniyle kızıllaşmış ve yer yer kararmış kaba yonu bir taş sırasıyla çevrelenmiş Kutsal Ateş Çukuru merkezli olarak devam eden ayrıntılı çalışmalar sonucunda, Kutsal Alan´ın bu aşamada cella, taş platform ve taş döşemeli mekânlardan oluştuğu gözlenmektedir. Ateşgede ise, kenarları bir sıra taş ile oluşturulmuş Kutsal Ateş Çukuru ile bazıları düzgün işlenmiş, çoğunluğu ise kaba yonu taşlarla kullanılarak yapılmış taş döşemeli bir celladan ibarettir. Kuzeyi ve batısı taş duvarlarla sınırlandırılmış olan Ateşgede´nin kuzeybatı köşesinde yer alan Kutsal Ateş Çukuru ile birlikte tasarlanarak inşa edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Ateşgede´nin doğusunda zemini taş döşemeli büyük bir mekân yer almaktadır.

 

1.60 m çapındaki Kutsal Ateş Çukuru´nun boyutu göz önüne alındığında Ateşgede´nin kapalı bir mekân olmadığı ve çatısının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Strabon (MÖ 64 – MS 21), Kappadokia´da Pyraetheia´ların (ateşgedeler) içinde çevresi kapalı ve üstü açık cellalarda ebedi ateşlerin yandığından bahsetmektedir. Bu önemli bilgi Oluz Höyük bulgularıyla birlikte, ateşegedelerin Roma Dönemindeki varlıkları kadar, Roma öncesindeki mevcudiyetlerine de ışık tutmaktadır. Oluz Höyük Ateşgedesi, Kappadokia´da Strabon öncesi dönemlerde, özellikle Akhaemenid egemenliğinin yaşanmakta olduğu MÖ 5. ve 4. yüzyıllarda ebedi ateşlerin yandığı tapınak ve kutsal alanların olduğuna işaret eden ilk arkeolojik bulgudur. Strabon, değişimler yaşamış olsa da Roma Dönemine kadar devam eden bu geleneğin tanığı ve aktarıcısı olmuştur. Ateşgede´nin üstünün açık olması gerektiği hakkındaki düşüncemiz Strabon´un verdiği önemli bilgilerin yanı sıra ateş alevinin açık havada meydana getirilmesi zorunluluğu ile de örtüşmektedir.

 

Başka bir deyişle ateşle ilgili ayinlerin, ateşin dışarıda yanma zorunluluğu nedeniyle açık havada icra edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Ateşe gösterilen saygı adına gerçekleştirilen dinsel törenlere ait eski izlerin Önasya coğrafyasında ne denli nadir olduğu düşünüldüğünde, Ateş Kültü ile ilgili eşsiz bir bulgu olan Oluz Höyük Ateşegedesi ile Kutsal Alanı´nın önemi bir kez daha artmaktadır. Geçtiğimiz 11 sezon boyunca Perslere ait taş yol, Pers tipi sütun kaideleri ve ateşgede kalıntılarının keşfedildiği Oluz Höyük´te 2018 dönemi çalışmalarında bulunan Taht Salonu/Kabul Salonu (Apadana), yerleşmedeki Akhaemenid mimari karakterini tamamlayan bir yapı niteliğindedir. Eski Pers dilinde çok direkli/çok sütunlu anlamına gelen Apadana, İran coğrafyasında doğmuş anıtsal bir yapı türüdür. Çok büyük olasılıkla Perslerin göçebe dönemlerindeki büyük çadırlarını ayakta tutmak için kullanmış oldukları çok sayıda direk, MÖ 1. binyıldan itibaren Apadana´ya dönüşen sürecin tarihsel temelini oluşturmuştur. MÖ 1. binyılda Horasan´dan yani Hazar Denizi´nin doğusundaki topraklardan Sakaların (Doğu İskitler) baskısıyla bugünkü Fars Bölgesi´ne gelmiş olan göçebe Perslerin, bu bölgede yerleşmeye geçmiş oldukları anlaşılmaktadır.

 

İskâna geçişle birlikte yüksek İran kültürü etkisini göstermiş, Persler hem tapınak hem de saray inşa etmeye başlamışlardır. Çok direkli çadırdan geliştiği anlaşılan Apadana´nın geleneksel mimarisinde çatının taş kaideler üzerinde yükselen ahşap direklerle taşındığı bilinmektedir. Taş ya da mermer sütunları daha çok başkentlerindeki (Susa, Persepolis) anıtsal saray yapılarında kullanan Perslerin taşıyıcı eleman olarak Apadana mimarisinde genellikle ahşap dikmeleri tercih etmiş olduklarını söyleyebiliriz. Maliyet, hammaddeye ulaşma kolaylığı ve şekillendirme açısından tercih edildiği anlaşılan ahşap dikmelerin Oluz Höyük´te keşfedilen Apadana´da da kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Kazısı henüz tamamlanmamış olan Apadana´nın taş kaideleri üzerinde yükseldiği anlaşılan dikmelerin, ahşabın organik bir madde olması nedeniyle zamana içinde yok olduğu düşünülebilir. 2018 dönemi kazılarında Oluz Höyük Apadanası´nda üçerli olarak iki sırada toplam 6 taş kaide açığa çıkarılmıştır. Apadana´nın kuzeydoğusunda gözlenen köşe yapmış temel kalıntısı, günümüze ulaşamasa da yapının özenle inşa edilmiş duvarları olduğuna işaret etmektedir. Ateşgede, kutsal yol ve Apadana ile birlikte düşünüldüğünde Oluz Höyük´ün mimari tasarımı, kent dokusu ve karakteri ile Persler tarafından Anadolu´da kurulmuş en önemli yerleşme olduğu anlaşılmaktadır.

 

Arkeolojik çalışmalar, Oluz Höyük´te ateşe tapan ya da saygı duyan, Tevhid inancına önem gösteren, tanrı figürlerini önemsemeyen ya da kabul etmeyen bir toplumun varlığını kanıtlamış bulunmaktadır. MÖ 425-200 yılları arasında Ateşgede, Kutsal Alan ve bunlara ulaşımı sağlayan bir yol (Pers Yolu) ile Apadana inşa eden bu insanların Pers kökenli oldukları ve Erken Zerdüşt Dini´nin ilk toplumlarından birini oluşturdukları anlaşılmaktadır. Zerdüşt Dini´nin tarihsel gelişimi incelendiğinde, erken dönemde (MÖ 5. yüzyıl) açık havada yanan ve korunan ateşin, Oluz Höyük´te kurumsallaşmaya başlayan yeni bir dinin temel pratiği olduğu gözlenmektedir. Erken ve Orta Akhaemenid dönemlerinde oluşum sürecini yaşamış Erken Zerdüşt Dini´ni oluşturan ritüeller ile pratiklerin Oluz Höyük´te saptanmış olması, Kuzey – Orta Anadolu (Pontika Kappadokia) ve Kappadokia´nın Avesta´nın kutsal coğrafyası içinde değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir.

 

Yazı: Şevket DÖNMEZ - Mona SABA