AKTOPRAKLIK HÖYÜK

Bursa ve çevresinde gerçekleşen arkeolojik araştırmalar, Ilıpınar, Barcın, Menteşe ve Aktopraklık gibi kazı projeleri dolayısıyla, Kuzeybatı Anadolu’nun geneline oranla yoğunluk gösterir. Bölgenin dağlık topoğrafyasının içine oturan göreli küçük göl ve vadilerin çevresinde gelişen, tarım ve hayvancılığa dayalı yerleşik köy topluluklarının ilk izlerine MÖ 6600-6500’lerden itibaren rastlanır. Bu yerleşmelerin arasında, halen araştırılmakta olan ve MÖ 6350-5500 arasına tarihlenen tabakalarıyla Aktopraklık Höyük, yaklaşık olarak bin yıla varan bir süreci geniş açılmış tabakalarıyla ayrıntılı olarak yansıtır.

 Aktopraklık Höyük, Bursa kent merkezine yaklaşık 25 kilometre mesafede, Akçalar beldesinin hemen doğusunda, Uluabat Gölü’nün doğu teraslarından birinin üzerindedir. Burası, Orta Anadolu’nun coğrafi sınırını oluşturan Eskişehir platosunun kuzeybatıya açılan, Sündiken Dağları ile Uludağ arasından, Bozüyük üzerinden geçit veren koridorun ucundadır. Bölgenin ana drenaj sistemini Nilüfer Çayı oluşturmakta ve güneyindeki araziler alçak bir eğimle Uludağ’ın eteklerine kadar uzanmaktadır. Dağ eşiği olarak tanımlanabilecek bu ortam tarihöncesi dönemde, tarıma elverişli arazilerin yanı sıra avcılık ve çeşitli hammadde kaynaklarına ulaşılmasını olanaklı kılan ormanlarla kaplı olmalıdır.

 

 Aktopraklık Höyük Uluabat Gölü’ne doğru uzanan iki küçük derenin yamaçlarına kurulu, birbirleriyle kültürel ve kronolojik olarak ilintili üç yerleşim biriminden oluşmaktadır. A-C  birimlerinin en eskisi C alanıdır. Aktopraklık Höyük’ün en kuzey kesiminde, doğudan batıya hafif bir eğimle alçalan kalker ana kayanın hemen üzerine kurulan yerleşim, yaklaşık olarak 800 metrekare boyutlarında bir alana yayılır. Aktopraklık C alanındaki bu ilk yerleşim günümüzde ne yazık ki bir zeytin bahçesinin içerisinde kalmaktadır. Yamaçta oluşan doğal tahribatın yanı sıra, ağaç kökleri arkeolojik dolguyu tahrip etmiş, ayrıca sayısı 60’ı bulan müze kazı sondajı nedeniyle parçalı bir alan halini almıştır. Yine de burada iki evreli olduğu sanılan ve MÖ 6350 yılarına tarihlenen bir yerleşim bir yerleşim edilebilmiş ve mimari açıdan tanımlanabilmiştir. Ortalama 20-30 santimetre kadar çukurlaştırılmış tabanları bulunan yuvarlak ya da oval planlı dalörgü yapılar, birbirlerine yakın konumlanmakta ve aralarındaki açıklıklar avlu ve gündelik işlerin sürdürüldüğü alanlar olarak kullanılmaktadır. Anadolu’da dörtgen planlı kalıcı köylerin net olarak izlendiği bir dönemde Aktopraklık yerleşiminde, henüz ev niteliği kazanmamış basit kulübelere rastlanmış olması, doğal kaynakların yoğun tüketimi ve İstanbul Boğazı çevresinden bilinen Fikirtepe kültürüne ait özelliklerin burada da gözlenmesi, bu ilk evrenin yerel toplulukların tarıma geçiş aşaması içinde olduklarını düşündürür.

 

 MÖ 6000’lerde yerleşim, buranın güneyinden geçen derenin karşı yamacına, B alanına kayar. Bu evrede çanak çömlek ve diğer buluntularda görülen farklılaşmanın yanı sıra mimari ve yerleşim geleneğinde belirgin değişimlerle karşılaşılır. Dal-örgü küçük kulübelerin yerini, yapı malzemesi olarak kerpicin kullanıldığı dörtgen planlı konutlar alır. Birbirine yakın konumlandırılan bu yapılar zamanla alanın güney yamacına kayar ve burada dairesel bir plan oluşturacak şekilde düzenli diziler oluşturan bir yerleşim dokusuna kavuşur. Bu sürecin ilk evresinde yapılar birbirlerine 1 metre kadar mesafede yakın olarak, ortada bırakılan geniş bir boşluğun etrafını çevreleyecek şekilde inşa edilir, zamanla bu yerleşim dokusu bazı standart özelliklere kavuşur ve yaklaşık olarak MÖ 5500’lere kadar bu şekilde devam eder.

 

Bu evrenin yerleşim dokusu, oldukça geniş açılan son evrede ayrıntılı olarak gözlemlenir. En yalın tanımıyla hendekle çevrili bir alanın içine belirli kurallar çerçevesinde yerleştirilen ve standart özellikler gösteren yapılardan oluşan bir yerleşme düzenini yansıtır. Burada çapı 110- 130 metreyi bulan ovale yakın bir hendekle sınırlandırılan bir yerleşme düzeniyle karşılaşılır. Genişliği en üstte 11-13 metreyi bulan hendek, yenileme evreleri bulunan ve bu nedenle de zaman içerisinde sığlaşan bir dokuya sahiptir ve ilk açıldığında derinliğinin 4 metre kadar olduğu düşünülmektedir. Son kullanım evresinde artık tümüyle doldurulduğu, ancak kenarının hendeğin doğrultusunu takip eden iki taş sırasıyla belirlendiği gözlenir. Tek sıra taştan oluşan bu duvarlar, hendeğin olasılıkla ahşap ya da dallardan oluşturulan bir çit ile belirlenmiş olabileceğini akla getirir.

 

 Hendek içerisinde olasılıkla hendek işlevini kaybettikten sonra ve tahminimizce yerleşme terkedildikten sonra, içlerinde kırık öğütme taşları ve Orta Kalkolitik Döneme tarihlenen tümlenebilir kapların olduğu, olasılıkla adak amaçlı açılmış çukurlar ile karşılaşılır. Bununla birlikte hendeğin kulanım aşamasında da yenileme evreleri içine yapılan gömütlere de rastlanır.

 

Hendeğin iç çeperi boyunca, standart boyutta ve plan bakımından benzer özellikler gösteren konutlar inşa edilmiştir. Ortalama 40 metrekare boyutlarındaki yapıların inşasında güneşte kurutulmuş kerpiç bloklar kullanılmıştır. Duvarlarda yatay ahşap hatılların olduğunu gösteren izlere de rastlanır. İç yüzde kalker içerikli bir harç ile sıvalı olan duvarlar birçok kez sıvanarak bakım görür ve alt kısımlarının bazen kırmızıya boyalı olduğunu gösteren izlerle karşılaşılır. Yapı planları standarttır ve tüm yapıların hendeğe bakan uzun kenarında, dışarıya çıkıntı yapan bir niş bulunur. Ayrıca mekanın içinde payandalarla karşılaşılır.

 

Yazı: Necmi KARUL

Yazının tam metnini Aktüel Arkeoloji Dergisi'nin 57. sayısında bulabilirsiniz.