47. SAYI BATININ ARKEOLOJİ YAĞMASI

Bu eserler geri alınabilir mi? Kim nereyi soydu ve hangi eser hangi müzede? Antik dünyanın en büyük yağması 100 yılda nasıl gerçekleşti?

Bu sayıyı hazırlamak oldukça uzun zaman aldı. Yaklaşık bir yıl aralıksız belge, yazı ve görsel toplamakla geçti. Alman, Fransız, İngiliz arkeoloji enstitüleri başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin arkeoloji enstitüsü, kütüphane ve üniversite arşivlerinde bulunan binlerce belge, doküman, görsel toplandı. Türkiye’de ise Osmanlı arşivlerinde yabancı heyetlerle yapılan yazışmalar dışında herhangi bir arşive ulaşılamadı. Yaklaşık 250 yıllık bir “arkeoloji” bilimine ve tarihine saha oluşturan, başta Anadolu olmak üzere tüm Osmanlı coğrafyasına ait elimizde arşivin olmaması acınası bir durum. Buna kamu kuruluşları da dâhil.

Yaklaşık 250 yıllık bir dönemde son 150 yıl, yani 1850 sonrası, bu sayının odak noktasını oluşturdu. Batının gözündeki Doğu dünyası, ki o zaman bu alanı Osmanlı coğrafyası kaplıyordu, her açıdan keşfedilmesi gereken bir kaynaktı.

Avrupalılar Sanayi Devrimi sonrası doğuyu yeniden keşfetmişlerdi. .ünkü bu kaynak sadece arkeolojik alanları değil, doğal alanları, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ve daha birçok şeyi kapsıyordu. 16. yüzyıl ile doğuya seyahat eden gezginler, köy köy, şehir şehir her türlü bilgiyi toplamış ve yayınlamışlardı. Bu gelecek yüzyıllar için oldukça önemli bir bilgi kaynağı olarak kullanıldı. Antik çağ kalıntılarına ilişkin bilgi de bu gezginlerin bilgileri ile Avrupa’ya ulaşmıştı. Sonraki çağlarda bu bilgiler iki şekilde kullanıldı: İlki Sanayi Devrimi sonrası iyice güçlenip kurumsallıklarını tamamlayan krallıklar adına müzelere eser toplama çabasında olan kişiler, diğeri ise bugün bile kolay kolay yapılamayacak ölçümler ve bilgiler ile oluşturulmuş yayınlar yapan bilim Insanları tarafından...

Bu durum sonraki çağlara arkeolojiyi bir bilim olarak benimseyenler ile eser toplayıcılarının karışmasına da sebep oldu. Schliemann, Humann, Newton, Fellows gibi eser toplayıcılar, bazen arkeolog bazen de bilim adamı olarak kabul edildi. Halbuki bunlar profesyonel eser toplayıcıdan başka bir şey değildi.

Eserlerin götürülmesinin ise Osmanlı’nın can derdine düştüğü bir dönemde gerçekleştiği savı bir noktaya kadar kabul edilebilir. Osmanlı için zaten bir değeri olmayan birçok eserin götürülmesine mani olacak bir yönetim yoktu. Osman Hamdi Bey ilk başta bunu engellemeye çalışmışsa da sonrasında özel imtiyazlar sağlayarak eserlerin götürülmesine dahi engel olmamıştır. Bu nedenle bu dönem yeniden daha geniş bir şekilde incelenmelidir. Avrupalıların ‘Biz götürmeseydik mermerler kireç ocaklarında eritilirdi’ tezi ise tamamı ile safsatadan ibarettir. Çünkü 16. yüzyıl gezginlerinin çizimlerinde Osmanlı tebaası bu eserlerin yanında ve etrafında resmedilmiştir. Eserler tamamen sağlamdır ve zarar verilmemiştir. Eğer bu eserler zarar görmüş olsalardı, Avrupalılar kendi müzelerine nasıl taşıyacaklardı?

Bu özel sayıda, Anadolu açısından karanlık Avrupa açısından aydınlık olan ve “arkeoloji biliminin” tarihini oluşturan 250 yıllık zaman dilimini doğru anlatmak ve toplumsal bir hafıza, farkındalık ve sahiplenmenin oluşmasına katkı sağlamayı amaçladık. Bu konu üzerine çok daha fazla yazılacak ve anlatılacak içeriğin olduğunu düşününce konu bizim nezdimizde henüz yeni başlamıştır.

Anadolu yıllar boyunca bir talan coğrafyası olmuştur. On binlerce yıllık kültürel birliktelik ve kalıntılar bir anda eser toplama yarışına girmiş olan Batılıların gözünde “metalaşmış”, bu “sanat eserleri” imparatorluklarını yüceltecek “ganimet” olarak tanımlanmıştır. Bugün elimizdeki en önemli tez I. Meşrutiyet’in ilanıdır. I. Meşrutiyet ile Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk kez tam olmasa da anayasal bir sistem kurulmuş olması padişahın izin verme iradesinin de önünde bir engeldir. Bu konu araştırmaya ve üzerinde çalışılmaya muhtaçtır ve bu tez doğrulanabilirse eserlerin götürülmesini sağlayan tüm izinlerin iptali Uluslararası Mahkeme’de sağlanabilir.